31
Eki

Gün geçmiyor ki beyin tokatlayan bir gelişme daha olmasın.

14 yaşında bir kız çocuğu cinsel istismara uğrayıp psikolojisi etkilenmeden hayatına devam edebiliyormuş. Kulağa ne kadar mantıksız gelse de bunu söyleyen 2 profesor doktor, 1 doçent doktor, 2 sade doktortan oluşan adli tıp kurulu.

Ne desem farketmez artık, insanların ar damarı çatlamaya görsün…

22
Eki

Sigaraya ilk başladığım günleri hatırladım bu kareyi gördüğümde.

Nasıl da kendimizi büyümüş sanırdık.

Şimdi geriye baktığımda 16 yıllık bir çocukluk görüyorum. Aklı başında büyümüş adam kendine bile bile zarar verebilir mi ?

Benim için sigarayı bırakma zamanı yaklaşıyor.

Neyse şimdilik bir sigara daha yakayım…

not: Kareyi bulduğum sitede kime ait olduğuna dair herhangi bir bilgi yoktu. Anonim eser diyelim. Dünyanın her yerinde kendini büyümüş sanan çocuklardan bulabiliriz…

22
Eki

bugün istiklal caddesindeki  D&R da çalıyordu. Dayanamadım sordum “kolektifistanbul” diye bir grupmuş. balkan ezgilerini güzel harmanlamışlar. Dinlenesi, alınması gereken bir albüm. 7. parça “Nestinar” tekrar tekrar dinlenecek tarafımdan…

emeği geçenlere bir teşekkür ve kocaman bir alkış.

19
Eki

Ne çabuk unuttuk o günleri…

İstiklal Caddesinin arnavut kaldırımı ile döşeli olduğunu, sıralı ağaçların olduğunu…

Ben ki hafızamla övünürken kendime şaştım. Demek ki gözden uzak gönülden de uzak.

Geçen gün İstiklal Caddesinde yürürken bir kalabalık gördüm. Baktım bir film seti kurulmuş, çekim yapılıyor. Sahne icabı sararmış yapraklar savurmuşlar yerlere tek bir ağaç bile yokken İstiklal Caddesinde. Tam bu tezatlığı düşünürken içim burkuldu. Eski halini hatırladım caddenin. ağaçları, arnavut kaldırımlarını hatırladım.

Nasıl da unutmuşum…

Esefle kınıyorum kendimi.

14
Eki

Geçen yazdı. Askerdeydim. Sıcak mı sıcak bir Ağustos gününde Amanos Dağlarının önündeki uzun ovada öğlen nöbetini icra etmek üzere birliğimin Kuzey Nizamiyesindeydim. Bir grup kara yüzlü insan, ellerinde baltalarıyla, testereleriyle çıktı geldiler. Görünüşleri çevre köylerden gibiydi ama devlet görevlileriydi. Ben de devleti temsilen ordaydım. Ama onların yüzünde karanlık vardı, yaptıkları işten memnuniyetsizlik vardı. Bu adamlar karşı tepedeki ağaçları kesmeye gelmişlerdi. Gencecik ağaçları…

Bir muhabbete daldık kahvelerimiz eksik olaraktan. Dediler bu ağaçlara yazık ama kesmek zorundayız. Normalde çürümeye başlamış ağaçları kesmeleri gerekirmiş ama döner sermaye ile ödenen maaşları için çok zamandır genç ağaçları da kesmeleri emredilmiş. Yerlerine ufacık fideler ekeceklermiş. Hani bir dokun bin ağıt işit cinsinden…

Yüzleri bu yüzden kara. Bu yüzden yüzlerinde bir düşünceli hali gizlenmeye çalışılan bir utanç.

Utanması gereken onlar mı yoksa boyalı yüzleri ile şatafatlı nutuklar atan büyüklerimiz mi?

Karar veremedim…

Aklıma Güneş Karabuda’nın bir anısı geldi. Güneş Usta Amazonlara gider, Japon firmalarının amansızca kesip biçtiği yerlerine ufacık fideler diktiğini belgesel olarak çekip dünyaya duyurmak ister. Başarırda… Ancak orda bir röportaj yapar ki duyup da okuyup da etkilenmemek zordur. Söz konusu kesintiden etkilenip boşaltılmak zorunda kalan köydeki Kipling Yirigari adındaki kabile reisi der ki “Bu ormanlar bizim derilerimiz. Sizin derinizi yüzseler yaşar mısınız?”. Bunu diyen yamyam olarak nitelediğimiz bir kabile reisi.

İki hikayede aralarında kilometrelerce mesafe olsa da ortak yönleri var. Ağaçlarımız kesiliyor. Nefes almamız biraz daha güçleşiyor.

Ne için?

Daha çok para için.

Adı batsın böyle paranın…