Geçen yazdı. Askerdeydim. Sıcak mı sıcak bir Ağustos gününde Amanos Dağlarının önündeki uzun ovada öğlen nöbetini icra etmek üzere birliğimin Kuzey Nizamiyesindeydim. Bir grup kara yüzlü insan, ellerinde baltalarıyla, testereleriyle çıktı geldiler. Görünüşleri çevre köylerden gibiydi ama devlet görevlileriydi. Ben de devleti temsilen ordaydım. Ama onların yüzünde karanlık vardı, yaptıkları işten memnuniyetsizlik vardı. Bu adamlar karşı tepedeki ağaçları kesmeye gelmişlerdi. Gencecik ağaçları…
Bir muhabbete daldık kahvelerimiz eksik olaraktan. Dediler bu ağaçlara yazık ama kesmek zorundayız. Normalde çürümeye başlamış ağaçları kesmeleri gerekirmiş ama döner sermaye ile ödenen maaşları için çok zamandır genç ağaçları da kesmeleri emredilmiş. Yerlerine ufacık fideler ekeceklermiş. Hani bir dokun bin ağıt işit cinsinden…
Yüzleri bu yüzden kara. Bu yüzden yüzlerinde bir düşünceli hali gizlenmeye çalışılan bir utanç.
Utanması gereken onlar mı yoksa boyalı yüzleri ile şatafatlı nutuklar atan büyüklerimiz mi?
Karar veremedim…
Aklıma Güneş Karabuda’nın bir anısı geldi. Güneş Usta Amazonlara gider, Japon firmalarının amansızca kesip biçtiği yerlerine ufacık fideler diktiğini belgesel olarak çekip dünyaya duyurmak ister. Başarırda… Ancak orda bir röportaj yapar ki duyup da okuyup da etkilenmemek zordur. Söz konusu kesintiden etkilenip boşaltılmak zorunda kalan köydeki Kipling Yirigari adındaki kabile reisi der ki “Bu ormanlar bizim derilerimiz. Sizin derinizi yüzseler yaşar mısınız?”. Bunu diyen yamyam olarak nitelediğimiz bir kabile reisi.
İki hikayede aralarında kilometrelerce mesafe olsa da ortak yönleri var. Ağaçlarımız kesiliyor. Nefes almamız biraz daha güçleşiyor.
Ne için?
Daha çok para için.
Adı batsın böyle paranın…








